31 Ocak 2010 Pazar

Herşey tam vaktinde

ERKAN BAL

Dakika şaşmaz aslında... Tüm şairler yalan söyler, sen onlara inanma e mi..
Vaktinde.. Her şey vaktindedir işin esasında, sadece siz insanlar zamansız sanırsınız. Oysa Tam vaktindedir her şey.

ne vaktinden önce geliriz biz bu dünyaya,
ne de sonra başlarız hayata
herşey tam vaktindedir işin esasında
şaşmaz bir titizlikle farkında olmadığımız zamanı yaşarız eğip, bükmeden....

vaktinde başlarız hayata,
ve biter hayat tam vaktinde işin esasında
geç kaldığınız tren vaktinde kalkar
tehir yapan da tam vaktinde ayrılır perondan
ben sana geç kalmam, sen bana erken değilsindir
her şey yazıldığı gibi vaktindedir ve ne yazdığını sadece kader kalemiyle yazan bilir...

kırmızı ışık vaktinde yanar
kırmızı ışıkta geçtiğinde olan kaza da vaktindedir.
kaç nefes alacaksak, kaç gülümseme,
kaç damla gözyaşı, gözümüzden ne zaman düşecek bellidir.

İnsan Ana rahmine düştüğü gibi belirli bir vakitte
ikinci anası olan toprağa ne zaman düşecek bellidir...
ve doğumun gibi ölümün de tam vaktindedir...

O yüzden ne dünü, ne yarını
anı yaşamalıdır insan
vaktinde...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Kolay'a kaçan ağaç

ERKAN BAL

Kolaya kaçan ağaç nedir bilir misiniz? Sarmaşıklar sarılıp tutunarak ilerler. Engel aşmaları için bizatihi engellerine tutunarak devam ederler yollarına. Engelleri klavuzları olur. Oysa ağaçların yükselmeleri gerekir. Zor ve uzun bir yolculukları vardır.

Özgürlüğe doğru gökyüzüne doğru uzanır elleri... Peki bir ağacın önüne engel çıkarsa...

Fidanken uğraştığınca güçlü değildir. Betonu delip kayaları parçaladığınca ilerleyemez filizler, kollar kökler kadar güçlü değildir.

Ağaç kolayına kaçar hayatın. Zorluklarla mücadele ederek yaşamak zor geldiğinde yine de yaşamanın bir yolunu bulur. Bağrına sokulmuş bir hançerin, bir taşın acısını içine gömüp daha gövdeden 1mt yukarıdayken açar kollarını ve der ki... sen güneye sen kuzeye.... bir den iki olur...

sonra önüne bir başka engel çıkar. Bir başka ağaç, sert esen bir rüzgar, bir kaya bir duvar, bir elektrik direği... Sık bir ormanda yaşamadığından yalnızdır çevresinde dağlar, taşlar uçan kuşlar olsa da.. Ama siz onun yalnızlığını farkedemezsiniz. Google'da bile yüzlerce "yalnız ağaç resmi" bulabilirsiniz ama "kolaya kaçan ağaç" resimsizdir. Siliktir sulieti, çünkü aslında ağaç yanıbaşınızdadır, ta yüreğinizdedir kökleri... İçinizdedir. Gülümsediği objektiflerde bile gözükmez kolaya kaçtığı...

Ağaç bu kez eğer dallarını, çevresinden dolaşır zorlukların, kenarından kıyısından ama hedefi olan gökyüzüne uzatır dallarını...

Işığa.....
Öyle ya da böyle daima ışığa....

Hayat önümüze engeller çıkarır. Mücadele etmek iyi bir şeydir. Çaresizlik hele öğrenilmiş çaresizlik çok kötü birşeydir ama bazen adına sivil itaatsizlik de denilebilecek pasif bir direniş sergiler yüreğimiz... Bu aslında köşeye sıkışan farenin en kolay yaptığı şeydir. Bir başka yöne yönelmek ama aklında asıl hedefi hiç unutmadan...

Zorlukları aşmaya çalışırız böylece. Evet hayat eski tadından çok şeyler eksiltir. Dalların ve kolların artık heybetli duruşu yoktur ağaç için. Diğerleri kadar mağrur ve düzgün bir orman gibi yükseltemez belki başını. Boynu büküklüğünde bile görenler için bir sıradışılık, çekicilik olsa da herkes en düzgün ağaca yönelir, en heybetlisine Vayy be!... der

Oysa kolaya kaçan ağacın başına gelenler belki de diğer ağaçların yokolup gitmesine yol açabilecek yangınlardır. Hani görürsünüz reçinesi için yüreğini kazırlar bir çam ağacının... Ortasında kocaman bir oyuk.. ama o yaşamaya devam eder... Kendi onarır yaralarını... Ya da bir yıldırım düşer ortasına... İkiye bölünür, parçalanır. Yanık izleri, yara izleriyle doludur bedeni, ruhu kadar...

Ama kolaya kaçan ağaç bilir. Bu dünyada aslolan yaşamaktır. Sevgiyle, iyilikle güzellikle, sabırla zorlukları yenebilmek...

Her biten günün ardından yine içinde bir burukluk ve hüzünle uyansa da, sabah önüne çıkacak güçlüklere karşı savunmasız gözükse de umutla ışığa uzatır filizlerini...

O hayatla başetmenin yolunu, yaşadığı onca zorluktan sonra kolaya kaçarak bulmuştur...

29 Ocak 2010 Cuma

AcıTan yemekler yenmez

ERKAN BAL

Hayat, herkes için güzellikler getirsin... Getirmeli de. Acı tatlı günleri olur insanın. Sever, sevdiklerini kaybeder... Bazen bir aşk acısıdır yüreği dağlayan, bazen bir trafik kazası. Bazen toplumsal yaralara yol açan depremler.... Mutfağınızda pişen yemekler acı olabilir. Acıyı sevebilirsiniz de. Ben pek sevmem gerçi (Adana'yı) saymazsak... Ama

hayatınızda yeteri kadar acı göreceksiniz merak etmeyin. O yüzden kendi acılarınızı kendiniz üretmeyin.

Kader, alınyazısı ve başa gelenler. Hep kötü yönleri ile hatırlanmaz. Hepimiz birbirimizin hayatında izler bırakırız. Acı, tatlı. Kimse vatan haini doğmadığı gibi, herkes de kahraman olarak ölmez.

Hep yolculukların zorluklarını düşünürüz ama yolcusunu sırtında taşıyan yolların çilesini bilmeyiz. Kaç kişi ağlamıştır "o ağacın altında" kaç kişi beklemiştir gelmeyen sevgilisini ve kaç anne çıldırmıştır kollarında evladı eriyip giderken hastane koridorlarında... Bir hastanın ciğerleri parçalanıyor, birisi kan tükürüyor ve siz aşk acısı çekiyorsunuz...

Aşık oldunuz. Yüreğiniz sızladı. Hayırsızın biriydi fikrimce"ydi belki şairin dediği gibi. Belki de sizi kader ayırdı. Onun hataları, kendi hatalarınız veya bir yaz aşkıydı, bir liseli düşü... Aşksız olmaz... haklısınız.

Bir öğün, iki öğün üç öğün.... Canınızın acısını büyüterek paylaştığınız, çoğalttığınız yürekler de pes eder bir gün. Çünkü acılardan yemek pişirilmez. Acılı evet ama acının kendisinden yapılan yemekler yenmez...

Kesin çizgilerle ayırmıyorum ama bir yazarımız Kasım sayımızda Babasının kaybını paylaştı. Acı'nın yemeği budur. Buna rağmen derler ki ölenle ölünmez. Yol ortasında bir maganda kurşununa bebeğini kurban veriyor bir anne. Bir mehmetçik can veriyor dağlarda, kor düşüyor yavuklusunun yüreğine. Bir iş makinası koparıp alıyor Ali usta'nın umutlarını. Bir kadının bedeninden söküp alıyorlar yavrusunu neşter izleriyle... Bir çocuk küçücük yaşında tecavüze uğruyor, yetmedi bir sapık kesiyor boğazını..

Ve siz aşıksınız... Aşk acısı çekiyorsunuz. Ayrılık acısı çekiyorsunuz. Suçlar icad edip, günahlar ödüyorsunuz yürek cehenneminizde... Yetmiyor halinizi, hatırınızı sorana, yüzünüzden bir tebessüm bekleyen ailenize, anne babanıza buğzediyorsunuz.

Neden, aşıksınız diye mi? Aşk acıtır kabul... Aşk acı dır.. Ona da peki...
Yemekler acı da yenir evet ama acı"T"an yemekler yenmez...

Erkan Bal

28 Ocak 2010 Perşembe

Kurban seçmek günahtır aşka

ERKAN BAL

Yaşam sevinçleri hüzünleri ile bir bütün. Aşkda yaşamın içinde ve insanlar için. Bu anlamda zaman içerisinde aşkta da mutlu anlar mutsuzluklar korkular çile ve ızdırabın hepsini görmek mümkün olabilir.

Aşkı da zaten salt kadın erkek ilişkisine de indirgememek gerek. Coşkuyla sevdiğiniz bir çok şeye aşıksınızdır kim bilir. Zaten o kokuyu sesi heyecanı sevinci acıyı karmaşayı en iyi siz bilirsiniz

eğer aşkı yaşamışsanız. Aşk acı çekmektir birazda ve gönüllü bir aptallık halidir aynı zamanda. Aşk üzerine bir çok şey söylemek mümkün söylenmiştir de ve söz bitmedikçe evrende söylenecektir de sonsuza değin. Çünkü yaşam bitmeden aşk bitmeyecektir.

Mutlak doğru bir tanım yok gibi geliyor bana aşk konusunda bu anlamda benim söylemlerime katılmanız beni sevindirmekle birlikte katılmadığınız kısımlar üzmüyor. Çünkü ne kadar aşık varsa bir o kadar da aşk tanımı yapılması mümkün bence ve bu asla bir karmaşa değil.
Hayatın kendisidir aşk. Yaşadığınız şey izindir mutlu ya da mutsuz bir kazanımdır o. Doğru ya da yanlış yaşadığınız şey bir armağandır Tanrıdan size.

Tek tavsiyem insan yürekleri ile oynamamanızdır. Birilerini kendinize aşık etmek gibi bir misyon üstlenmemenizdir insan olarak. Çünkü bu aşka ve insanlığa yapılacak en büyük saygısızlıktır.

Aşıklar meczup oldukları kadar mazlumdurlar da. Alma mazlum ahını çıkar aheste aheste demişler aşığın bedduasından ürkmeli insan.

Aslında karşılıksız bir aşkta kurban olan kişi aşkı öğrenmenin yanında o duyguları hissetmenin hazzını da yaşar yüreğinde ve kazançlı çıkar bundan asıl kaybeden aşkta da dostlukta da tüm iletişimlerinde iki yüzlü olanlardır.

Sözün özü:
Yunusun dediği gibi "eğer bir kalp kırdı isen..." “hele bunu bir de aşk yaresi açarak yaptı isen ...“ vay halinize...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Sen Ağlayamazsın

ERKAN BAL

'Sen ağlayamazsın.
Hakkın yok buna. Biz üzüleceğiz senin yerine. Ağlanacaksa da biz ağlarız.' mı dediler size de?
Sevebilirsin belki. Haydi olsun, bizim dilediklerimizi sevmene de izin verelim. Yemeklerden şunu, partilerden bunu sevmekle başla işe.

İçinde isyan varmış, göz yaşların akmak ister, durmazmış. Olmaaz, sen Ağlama!.

Gül!.. Emanet bir çocukluk, yaşanmamış bir gençlik, adanmış bir ömür ol; ve gül. Sirklerde palyaçolar gibi hissetsen de gül! Posası kalıp özü çalınmış bir ayçiçeği gibi, koklanıp atılmış bir gül gibi de olsan gülümsemek boynuna bir ferman. Gül haydi.
Dışı seni, içi beni yakan, taze yaprakların içine düşmüş ateş gibi duman duman, için için, tüte tüte yansan da gül! Alıştırmışsın bir kere böyle gelip böyle gidecek, senin yüzün hep gülecek.

Hani serde erkeklik var; ya gülecek ya somurtacaksın. Ağlamak ‘karı gibi', olmayacak iş..
Aynaya baktığında içinde sönmeyen bir şeyler varmış; bastırılmış hıçkırıkların gün gibi aşikarmış. Olsun, sen yine de gevrek gevrek gül.

Konfeksiyon işi kıyafetler gibi üzerimize dikilmiş kimliklerle yaşıyoruz. Hayatta yapıp yapamayacaklarımız, sevip sevmeyeceklerimiz bizim yerimize önceden planlanmış ve karar verilmiş gibi. O yüzden ağlama, haydi gül! Gülsün sen; açmadan, henüz tomurcukken çalınmışsın bir bahçeden. O yüzden sen ağlayamazsın. Gül.

Ağlayamazsın işte. Her zaman ve hiçbir yerde, nedensiz ağlamak gibi bir özgürlüğün olmadı ki senin. Sen herkesin yüzüne gülmek, neşeli mutlu görünmek zorundasın. Oysa bilmez insanlar içindeki kızgın köpekleri nasıl zincirlediğini. İnsafsızca, bencilce dokunurlar; dokunuldukça kanayan yerlerine. Ama sen ağlayamazsın. Gülmek boynunun borcudur insanların yüzüne. Haydi gül.

Görmezler içindeki kavgayı. Göremezler boğuşmayı. Kederi, isyanı görmezler. Görmek istemezler aslında; kendi yaralarından dem vurmak varken bir de sen çıkma başlarına diye. Çaresizlik değildir seninki; kendini mahkum etmektir çaresizliğe. Kabullenmiş bir rolü yaşamaktır sana düşen sadece. Sert, cesur, vakur, kaygısız ve umursamaz olmak yeryüzünde; erkeklerin rolü bu mudur sahi? Bir erkek ne kadar güçlü olursa olsun üzülemez mi?

Sen alıştırdın bizi. Sen sevdirdin. Sen hazır sundun her şeyi. Biz bu saltanatın keyfini sürmekteyiz. Sense çaresiz köleliğini yaşamaktasın kendinle. Olan biten hepsi bu. Dün memnundun da halinden, bugün mü şikayet ediyorsun?! Sus, ağlama.

Sil gözyaşlarını şimdi. Sen ağlayamazsın. Yıka elini yüzünü ve gülümse aynalara. Kılık kıyafetine çeki düzen ver. İnsanların her zaman görmeye alışık oldukları şirinlik maskelerinden birini tak yüzüne ve son bir kez mutluluk servisi yap herkese bugün yine.

Merhaba :) Hoş geldiniz :) Buyurun :) Ne istemiştiniz? :)

25 Ocak 2010 Pazartesi




Melike bir gün bana dedi ki;


- "komik babam benim, beni güldürmeni çok seviyorum"




Melike bir gün bana dedi ki;


- "Baba sakalların saç fırçası gibi, saçlarımı tarasana"


Yangında ilk kurtarılacaklardan mısınız?

ERKAN BAL

İyi bakın ona, onu iyi dinleyin lütfen! Ona sahip çıkın; onu koruyun, sevin, kollayın!
Evet, evet, işte o. Hani siz nazlı, küskün kendi hezeyanlarınızla dalgalanırken, sabırla bir köşede bıkmadan usanmadan duran adam var ya, o işte. Her zaman var olacak sandığınız...

Hani, her sabah alıştığınız şekilde kahvaltınızı hazır eden; ışık girsin diye camlarınızı silen kadın. İşte o, evet, işte o. Hayat arkadaşınız ya da sabır taşınız var ya hani; başınızın, dişinizin, gönlünüzün ağrıdığı zamanlarda yoldaşınız olan. İşte o kadın.

"Of! Bugün yoruldum, üzüldüm, kırıldım, incindim" deyip; duygularına aldırmadan sizi dinlemesini, paydaşınız olmasını istediğiniz kişi. İnsafsızca şımardığınız, bu dünyadaki suskunluğunuzun öcünü bağıra çağıra ondan aldığınız; kanunlar, kurallar icat edip uymasını beklediğiniz, kalıplara şekillere döktüğünüz ve bunu farkında olmadığınız bir sevgi sayesinde başardığınız adam. Siz, 'Kendi putlarını kendi yapar, onlara yine kendi tapar' insanlar gibi kurallarınızı çiğnerken; sessiz çığlıklarla "Ama... Ama sen de şöyle yapmıyordun" demeye kalksa bile, size olan sevgisinden dolayı yine size boyun eğen kadın.

Hani, sizi siz diye sevmiş, sizsiniz diye size katlanan kadın. Aşını, işini, ihmal edip göz bebeklerinizde bir tebessüm için çabalayan; kendini iyiye, güzele, sevgiye adamış adam.

Dert küpünüz, sırdaşınız olmuş; sabırla bir gün de "iyiyim" demenizi bekleyen, "acaba senin de bir derdin var mı, yüzün niye mahzun bu gün" diye sorulmasını bekleyen, her defasında boynu bükük sizi uğurlayan ve her gece kahveden eve dönmenizi bekleyen kadın.

İçinizdeki büyümemiş hırçın çocukluğunuzun, farkında olmadığınız umarsızlığınızın kölesi olmuş insanlar. Siz de onlardan birisiniz belki. Siz de, sürekli, ömrünüzde sevdikleriniz için üretirken tükendiniz kimbilir. Öyleyse intikam saati mi geldi? Hayır! Geçmişin günahını, bilmediğiniz birine, sadece geleceğiniz oldu diye yükleyemezsiniz. Hakkınız yok buna.

Eski gelin, yeni kaynanaların farkında olmadan yaşadıkları ve yaşattıkları bir intikam kâbusu gibi kısır döngülere mahkûm edemezsiniz sizi sevdi diye insanları.

Gözü yaşlı evlerine gönderemezsiniz, pencerelere mahkûm edemezsiniz. Siz, bir zamanlar yaşadınız diye tüm bunları; yapamazsınız, hakkınız yok. Bencilliğiniz adına bile hakkınız yok bunu yapmaya.

Çünkü siz onsuzluğu yaşamadınız. Onu sizsizliğe mahkûm edip, çarşı pazar gezerken, kahve köşelerini dolaşırken, siz yaşamadınız onsuzluğu. Yoksa siz dilediğinizce taşlayabileceğiniz dipsiz bir kuyu mu sandınız onu. Ya da dalgalarınızla doyasıya sebepsiz dövebileceğiniz kayalıklar mı?

Neden sizi bunca sevenlere eziyet ediyorsunuz? Sadece sabrediyor ve sizi seviyorlar diye mi? Hiç kendinize sordunuz mu bunu? İçinizdeki, hep kendini haklı gören, hırçın çocuk; size haklı olduğunuzu söylüyor değil mi?

Tabi, başka ne söylemesini bekliyordunuz ki o küçük şeytanın? Onun, canı yana yana ettiği intikam yeminlerini, size aleni yansıtmasını mı bekliyordunuz? Hayır, söylemeyecek. O, sizin yaptıklarınızda ne kadar haklı olduğunuzu, damarlarınıza mütemadiyen akan kan gibi, beyninize düşünce olarak pompalamaya devam edecek.

Çünkü, içinizdeki o küçük diktatörün, yaşama umudunuzu canlı tutabilmek, yarın yine size işbaşı yaptırabilmek adına bu egoya ihtiyacı var. Sizin iyi bir insan olduğunuzu çok iyi biliyor ve sizi korumak adına yapıyor tüm bunları. Hatta o küçük şeytanınız da iyi biri. Ama bilmediği bir tek şey: Acıları öfkeden meşaleler, yıldırımdan sözcükler saçarak çoğalttığı; sessiz, sakin, sabır taşım sandığınız kişilerin içinde de kendine bir öfke kardeşi yetiştirmekte olduğu. Orda da bir yangına benzin döktüğü; onu yıkık dökük viraneye çevirdiği, o kalbi de kundakladığı.

O adam ya da o kadın. Hani, sabır taşım sandığınız, sizi sevmekten öte bir kusuru olmayan insan yenilmek üzere. Haberiniz olsun. Onun içindeki çocuk da, sizin hırçınlığınızın alfabesinden etkilenmekte. O da sessizliğin erdem olmadığını düşünüyor yavaş yavaş. Onun da içinde kazanlar kaynıyor, sabredenleri yakmak adına.

Çektiklerinin, üstelik sadece sizden değil, tüm yaşamda yaşadığı ezikliklerin intikamını birilerinden almak üzere belki de. Belki de onun yangını sizden çok daha büyük olacak ve bu inanılmaz virüs yeni kurbanlar almaya devam edecek.

Yakıp yıktınız kendi gönlünüzü. İçinizde söndürdüğünüz yangınları onun içinde de ateşlemek niye? Kaçtınız içinizdeki çocukla yüzleşmekten ve gittiniz onun kalbine sığındınız. Ya da, daha önce yakıp tutuşturduğunuz enkazlardan sonra sıra ona geldi belki de.

Ama nerden biliyorsunuz, bu kez de kurtulabileceğinizi? Bu kez de yeni bir sığınak bulabileceğinizi? Bu harap ettiğiniz, yıkıp döktüğünüz binadan da hasarsız çıkıp, başka bir yüreğe konmayı başarabilecek misiniz?

Ana, baba, eş, kardeş, dost, arkadaş her kimse size yoldaş oldu diye durmadan kırıp döktüğünüz insanlar sizden uzaklaşıp kaçarsa bu yalnızlığa katlanabilecek misiniz?

İnsanlar akraba veya dost oldular diye sizin şu mızmız, hırçın kırıcı halinizi çekmek zorunda mı? Hiç düşündünüz mü bunu?

Bence adı Ahmet, Ali, Ayşe veya Hatice olsun. Evladınız, eşiniz, dostunuz, arkadaşınız veya ana babanızdan biri olsun, bu kırıp döktüğünüz, sizi seven, çok seven bu insanların sabır taşını çatlatıp o korkunç yangını başlatmadan, doldurduğunuz sabır bardağında son damla siz olmadan bir kez daha düşünün.

Hatta utanmayın, sıkılmayın, kurcalayın. Bir bakın; sizi beklentisiz sevmekten başka kusuru olmayan bu insanların dolaplarının çekmecelerinde, yangında ilk kurtarılacaklar içinde siz de var mısınız?

24 Ocak 2010 Pazar

Kapı dibinde bakkal sendromu















Olmaz ki beyler. Böyle de olmaz ki. İnsanın kapı dibine bakkal açılmaz ki. Süpermarketlere kanun çıkarıyorsunuz da bakkalları unutuyorsunuz. Bakkal insanın evine, işine ne kadar mesafede olmalı yok mu bunun bir kanunu, hesabı kitabı, ölçüsü tartısı.

Yahu, ne olacak mahallemizin bakkalı mümkünse apartmanın alt katında olsun diyorsunuz eminim hepiniz. Tabi tabi ben de öyle diyordum. Bakalım bu yazıyı okuduktan sonra da öyle diyebilecek misiniz?


Evimin alt katında dükkânım var. Yani bu dünyada bulunması zor nimetlerden birisine sahibim. Evden işe, işten eve asgarisi, azamisi, ortalaması: 5 dakika. Güzel yanı: işe gitmeden önce kahvaltınızı yapmak için sabah erken kalmak zorunda değilsiniz.

Dükkânı açmadan 15 dakika önce, kahvaltı sofrasına otursanız yeter. Merdiven basamaklarını saymazsak, oldukça az yürüyen biri oldum çıktım son günlerde. Gerçi, oğlum kaza geçirdikten sonra son yılların merdiven inip çıkma rekorlarımı kırıyorum ama yine de bakkala fena halde takmış durumdayım.


Sadece bakkal olsa yan tarafa taşınan, ses çıkarmayacağım. Onun yanına küçük bir lokanta açıldı. Yemekleri oldukça güzel, Izgara köftesi ise enfes oluyor. İki adım öteye pideci ve dönerci de gelip komşular arasına katıldılar. Son olarak tam karşıma kasap, yanı başına tekel bayii açıldı.

Allah'tan alkolle düşmanız birbirimize ama et ile öyle değil. Kankiyiz yani. Zaten vejetaryen olsam eve en uzak meslek grubu manavlar ve satın almak için en çok yol yürümem gereken bir tek işyeri; manav var sadece.

İçtiğimiz çayın kahvenin ise hesabı yok. Yolun karşısındaki üç kahveciden, ikisinden sürekli çay içiyoruz. Sürekli çay içersen, hele arada bir çay düzgün olmazsa bisküvi ile takviye yapmak zorundasın ki miden dayansın. Bu da istikamet en yakın bakkal demek. Bizim bakkal ise iki adım ötede.



Öğleye doğru haliyle acıkıyor insan. Köfteci dostumuz, mangala yağlı yağlı köfteleri yerleştirmiş. Duman kokusu oltaya balık çeker gibi adamı dükkâna çekiyor. Arada bir değişiklik yapıp sulu yemek veya döner olayına giriyoruz. Oh misler gibi. Afiyet olsun, yarasın.

Koca göbekli bir adam olmadım. Sevmem de zaten. Yine de üçgen olamamış vücudum dikdörtgen olmayı başardı; daire olmaya doğru yol almakta.
Gerçi kendimi 90-60-90 diye ideal bir ölçüm olduğuna inandırdım ama bu 90'lardan birisi kilo idi diğeri göbek çevresi de 60 neyin nesi bilemedim. Var bu hesapta bir tutarsızlık ama ben çözemedim.

Gün geçtikçe evdeki teraziye uyguladığım baskı artıyor. Rahmetli komşumun deyimiyle kemiksiz safi 50 kiloyu geçmiş olmalıyım. Gerçi o daha Rtük'lük ifadelerle anlatırdı olayı.
Akşam eve gidince iştahsız iştahsız görünmek hiç iyi olmuyor. Kesin bir yerlerde bir şeyler atıştırdığım meydana çıkıyor. Fırça yememek için evde de bir hayli iştahlı yemek yiyorum. Ne olacak bu midemin hali. Yok mu bir çaresi dostlar.




Gece, TV başında bir şeyler atıştırmak için bakkaldan cipsten, çerezden bir şeyler alınıp çıkılıyor eve. Hay Allah şu eksik desem 2 adım yanımda adam. Üstelik 08.00-24.00 arası full time açık. Olmaz ki böyle de olmaz ki. Gece yarısı da bakkal açılmaz ki.

Herkes süpermarketlerin şehre olan uzaklığını, yakınlığını dert etmiş durumda ama, ne işi var bakkalın kapı dibimde ona kafa yoran yok benden başka. Dönercinin, köftecinin kasabın komşum olmasını istememek gibi bir lüksüm olamaz mı benim?

Gidin kardeşim memlekette yer mi kalmadı. Bir şey lazım olursa ben gelir alırım. Dirsek teması mesafede olmanız şart mı? Ben şimdi bu kiloları nasıl vereyim. Zaten kazanılmış hak geri alınamaz gibi, kilo da verilemiyor işte.

Olmaz. Hükümet ya da belediye en kısa zamanda bu konuya da el atmalı. İvedilikle, bakkallar kapı dibinden uzaklaştırılmalı. Kovulmalı, gönderilmeli, kapatılmalı, sürüm sürüm süründürülmeliiiiii 


Meraklısına Not: Resimdekilerden hiçbirisi ben değilim:p

23 Ocak 2010 Cumartesi

Çocuklarınıza güzel anılar bırakın



Hepimiz doğup büyüyüp, iyi kötü yaşadıktan sonra ölüp gidiyoruz. Haliyle hepimiz çoluk çocuk sahibi olmuşsak; sevdiklerimize mal mülk bırakmak, onların sağlık ve sıhhat içerisinde yokluk ve sıkıntı çekmeden yaşamalarını istiyoruz.

Bazen dünya dertleri ile sevdiklerimiz için uğraşırken, zaman akıp gidiyor. Olmadık zamanlarımızı, haklı olarak, iş güç ile harcarken bazen olmadık yerlerde TV izleyerek, duman altı mekânlarda taş dizerek de geçiriyoruz.

Oysa hayat sandığımızdan da kısa ve bu yüzden boşa geçirilemeyecek kadar anlam yüklü olmalı. Ticaretten ibadete kadar bir sürü şeyle zamanı değerlendirsek bile, eğer çocuklarımıza zaman ayıramamışsak bir bakmışız büyümüşler ve artık onların bize zamanı kalmamış.

O yüzden kendim dâhil herkese tavsiyem o dur ki; mal bırakma isteğiniz kadar içinizde çocuklarınıza güzel anılar bırakma arzunuz da olsun.

Bir oyunlarına katılın, bir kitabı onlarla birlikte okuyun. Özellikle benim minik kızım gibi yeni yeni dünyayı keşfediyorlarsa ağabeylerinde, ablalarında yaptığınız hataları onda da tekrarlamayın. Birlikte geçirebileceğiniz bolca zamanlar icat edin. Hayatın tadını onlarla keşfedin ve Rab'binize size verdiği bu mutluluk için bol bol şükredin.

Bir gün, eninde sonunda bu dünyadan göçtüğünüzde; çocuklarınız, sizi birlikte uçurttuğunuz bir uçurtma, eğlenceli bir piknik, bir bisiklet yarışı, okuduğunuz kitaplar ve birlikte güzel yaşanmış anılar ile hatırlasın.

Onlara ne bırakırsanız bırakın ama mutlaka bıraktıklarınızın yanında (en güzel parçanız olan evlatlarınıza) size dair birlikte yaşanmış güzel anılar bırakmayı ihmal etmeyin…

Çünkü, siz ölünce sadece bir mezar taşı ve başarabilmişseniz güzel birkaç anı olarak kalacaksınız...

22 Ocak 2010 Cuma

Günah terzileri, elde makas

ERKAN BAL

İnsanız. Hata yapmak gibi bir kusurumuz, eksikliğimiz var. Hepimizin hataları farklı farklı; çünkü bizler farklı düşünen, farklı yaşayan varlıklarız. Ancak içimizde öyle kusur sahipleri var ki; bunlar, deyim yerindeyse asla kendilerinde kusur görmeyen, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık sananlar.

Bu insanların bazıları sorgulamayı çok sever, bazıları yargılamayı. Birisinin başına gelen talihsiz bir olayda bu arkadaşlar hemen suçluyu bulur, yargılar ve infaz ederler.

‘ O da öyle yapmış, öyle yapmasa böyle olmazdı. Şöyle de yapılır mı canım?’ gibi favori cümleleri vardır. Eğer suç ve günah yükleyecek hiç kimse bulamazlarsa, ‘Böyle de devlet olur mu?’ diyerek suçu devletin üstüne atmaktan çekinmezler.

Kendileri mükemmeliyetçi olan, ancak asla mükemmel olmadıklarının farkında olmayan, bu kardeşlerimiz işi öyle abartırlar ki; yolda yürümenizden namaz kılmanıza, düşünmenizden eylemlerinize kadar her konuda sizi suçlama hakkını kendilerinde görmekten çekinmezler.

Kimi çok uzağınızda, kimi ise yanı başınızdadır bu kişilerin. Hepsi bilirkişidir maşallah. Hadis – Kelam – Fıkıh da bilirler. Anayasa Mahkemesi kararlarını da, ahlak kurallarını da. Bilmedikleri bir tek şey insanlara su-i zan (kötü kanı) ile yaklaşmanın hem günah, hem ayıp olduğudur. Ölmeden mezara koyarlar sizi, onlara kalsanız.

Allah korusun başınıza bir iş gelse; bir otomobil kazasına kurban gitseniz, hatalı sollama yapan sizsinizdir. Az akşamcı iseniz zaten alkollü araç kullandığınıza hükmederler. Bir mahalle kavgası yaşasanız; ya hırsız ya arsız olursunuz onlara göre.

Cennetin anahtarı ise zaten ellerindedir. Onlara kalsa, kimin sevap işlediğini, kimin günah işlediğini bildikleri için, bu dünyada cennetlik ve cehennemlikleri de tasnif ederler hiç utanmadan. Neyin kutsal metinlerde yazandan daha günah, neyin Anayasa’da yazandan daha suç olduğuna karar verirler.

Niyet okuma gibi bir becerileri de olduğundan asla size savunma, kendinizi ifade etme şansı da tanımazlar. Hele bir de hayal güçleri kuvvetli ise, size olmadık suçlar yüklemeleri, hayali günahlar icat etmeleri ve kaynar kazanlara atmaları kaçınılmaz sonunuzdur. Katlanırsınız, sabredersiniz, dişinizi sıkarsınız. Seviyorsanız bu kişileri işiniz daha zordur.

Saçınıza, başınıza karışırlar. Sakalı uzayana molla, saçı uzayana berduş , biraz farklı giyinene zibidi demekten kendilerini alamazlar. Oturuşunuzdan, kalkışınızdan, konuşmanızdan; eş, dost ve arkadaşlarınızdan yola çıkarak, size kader çizerler, alın yazısı yazarlar.

Kendi söylem ve eylemlerinin bizatihi Allah’ın en sevmediği şeylerden olduğunu unutarak gıybetinizi yaparlar, sui-zanları ile onları tanıdığınıza sizi bin pişman ederler. Şu güzelim dünyayı kendilerine savaş arenası seçip size de zindan etmekten çekinmezler.

Sizin de böyle tanıdığınız, ‘Başkalarına günahtan elbiseler diken’ yürek taciri terzi dostlarınız varsa aman dikkatli olun. Ellerindeki makaslar ile etlerinizi lime lime doğrayıp, gözü kör iğnelerle dikmelerine izin vermeyin.

Bir kere ellerine iğne ve makas verdiniz mi kesilmedik, biçilmedik yeriniz kalmaz. Yüreğiniz kan revan içinde kalır. Çok üzülürsünüz. Benden söylemesi. İş işten geçtikten sonra çok pişman olursunuz, çooook.


21 Ocak 2010 Perşembe

Öteki SEN'i bilmek üzerine




Ne kadar açabilirsiniz ruhunuzu ve ne kadar itiraf edebilirsiniz hatalarınızı, suçlarınızı, günahlarınızı...?


Mevlana, "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır." demiş.
Ben, şahsen anlaşılmaktan hiç korkmadım, yanlış anlaşılmaktan korktuğum kadar. Her zaman doğru anlaşılmak mümkün ve iyi bir şey midir? Her zaman, her söylediğinizin anlaşılabilmesi sizi mutlu eder mi acaba? Bazen sizi anlamamaları bile sizin için bir şans değil midir? İnsanların kendilerine bile ifade edemedikleri şeyler vardır.

Bazen de kendilerinin bile tanımlamakta zorluk çektikleri duyguları ve davranış biçimleri.
Hayat denen bu yolculukta kendilerine biçilmiş rolleri oynamak istemeyenler, bazen özgür davranmak adına kendilerine farkında olmadıkları roller biçerler. Kendileri olmak adına seçtikleri yine bir roldür aslında. Belki bu yeni rolleriyle daha huzurlu, daha mutlu ya da daha özgürdürler olsa olsa.

Sonra bu rolü bir elbise gibi giyerler üzerlerine. Hayattan beklentilerini, isteklerini de artık bu role göre belirlerler. Nasıl yaşamak istedikleri kadar, nasıl ölmek istedikleri bile belirlidir bu insanların. Zaten çok sahte olan bu rollerin içinde (kültürlü görünmek adına) gereksiz olmasa bile, kendilerine işkence ederek öğrendikleri, öğretiler ve beğeniler yer alır.

Sürekli ilgi duyulan, istenen, aranan insan olmayı istemek gibi bir özellikleri vardır mesela. Aslında bu bir sanrıdır. İçimizden bazılarının, oynadıkları bir başka rolde (isteyen, arayan, köle, ya da aşık olma rolünü benimsemiş olmalarının) bir başkasına aynadan yansımasından başka şey değildir bu yanılsamamız.

Hiç düşünmeyiz, 'Bulunmadık Hint kumaşı mıyız ki biz?' diye. Sıradan olmanın dayanılmaz cazibesi çekmez bizi. Affedilmeyecek suçlar, asla vazgeçilemez kurallar ihdas ederiz. Bu kuralların toplumsal kurallarla ittifakı, uyumu mümkün olduğu gibi; bazen de sadece gıcıklık ve narsis egomuzun bir ifadesidir yaptıklarımız.

Oysa, biz, bunu asla böyle düşünüp algılamayız. Kafamızı bir duvara toslayana kadar; rolümüz, kimliğimiz ve yaşam biçimimiz olmuştur. Ya sosyal, ya dinsel ya da evrensel dayanaklar ararız bu rolümüze. Ya başka türlüsü caiz değildir deriz, ya da bu devirde aksi mümkün değildir, hangi çağda yaşıyoruz der çıkarız. Oysa sadece, kendimizi de kandırdığımız, rolden bir elbisenin içindeyizdir.

Canımız yandığı kadar, can yakarız bilerek ve isteyerek. Oysa 'Canım yandı.' demek, daha kolaydır anlayacağını umarak bir can dosta. Kimseye güvenemeyiz; hayatın biçilmiş bir rol olduğunu en çok o zamanlarda anlarız. Güçlü olmak zorunda hissederiz kendimizi. Acıyan yerlerimizi, bizzat acıtana şefkat beklentisi ile sunmak yerine; öfke ve gururla bağırıp, çağırırız. Sonra içimize kanarız, bir köşede ya da daha dün tanıdığımız bir insanın penceresinde veya bir kahve köşesinde ağlar, ağlarız.

Paylaşmak hayatın temel güzelliklerinden biridir, buna inanırız. Ama paylaşan olduğumuzca, paylaşılan olmayı pek içimize sindiremeyiz. 'Ben, başkalarına benzemem' deriz. Benzeşmek ya da başkaları çok kötüymüş gibi. Farkımızı, dostumuzun, arkadaşımızın, sevdiğimizin algılaması yerine; kendimiz söylemeyi ya da göstere göstere algılatmayı tercih ederiz.

Abartılı sevinçlerimiz kadar, abartılı hüzünlerimiz de vardır. Geniş zamanlarda kolay harcadığımız bir ömrün yanında, dar zamanlara da gürül gürül sevinçler sığdırmak isteriz. Bu konudaki bir aksaklık fena vurur bizi. Öfkemiz, sevgimizin önüne geçer; yakar yıkarız.



Güçlü görünmek adına; kendimize yakışmadığını bile bile, acımasız ve kaba davranıp, içimizdeki boynu bükük çocuğu güçlü duvarlar ardına saklamayı tercih ederiz. Ya da bunu başaramazsak, insanlardan kaçıp bir köşede kendi içimize kanar, ağlarız.

Bazen Pinokyo, Polyanna karışımı bir kimliktir benimsediğimiz. Bir mutluluk oyununu sürdürebilmek adına kendimize bile çekinmeden yalan söyler, bu yalana kısa sürede inanırız.
Bazen güçlü görünebilmek için yalancı sevgiler ihdas eder, bazen gerçek sevgileri kolayca yok sayar, gözlerimizi kapayıveririz yanı başımızdakilere.

Çünkü, uzakta zayıf ama göz kamaştıran bir ışığa bakmak, bir güneşe (tutulma anında bile) bakmaktan daha kolaydır. Çünkü güneş yüreğinizi ısıttığı kadar yakabilir de. Dilediğinizce doğup, batmasına siz karar veremezsiniz. Uzaktaki ışıklar gibi varlığını gözlerinizi kapattığınızda unutamazsınız. Beyninizi, düşüncelerinizi deler geçer; ruhunuzu işgal edip, rahat bırakmaz böylesine bir sevgi çünkü .

Kaçmak en kolay yoldur böyle anlarda. Kendinize çoktan biçtiğiniz rolü kolay atamazsınız üzerinizden. Kendinize ilke edindiğiniz doğruları bir kalemde silemezsiniz. Onlar sizi kendi ördüğünüz duvarların içine hapsetmiştir çoktan. Üstelik bu doğrulara kendinizin ne kadar uyduğunu sorduğunuzda, kendinize verdiğiniz cevaplar da işinize gelmez.

O zaman, sizi bu denli sarsan, ruhunuzu titreten ve beyninizi işgal eden bu duygudan kaçarsınız. Size bu denli güçlü gelen bir yürekle; güçlü sevinçler ve güçlü öfkeler arasında kapışmaktansa, bu sevginin kendinize biçtiğiniz role rağmen sınırlarınızı zorlamasından kaçmak daha kolay gelir size.

Kendinize ihdas ettiğiniz tapınakta kurallarınıza sığınırsınız. Gürültülü bir infilağın ardından sessizliği seçip köşenize çekilirsiniz. Kaçarsınız ya da karşınızdakini kovarsınız; taa ki kendinizle yüzleşmeyi başarana kadar. İçinizde var olan sizden içerde bir içi görebildiğinizde: Hep iyi yönüyle söylediğiniz "Bir ben vardır bende, benden içeri" dizeleri, bir de içinizdeki o "bencil" sizle yüzleşebildiğinde iş değişir.

Korkmadan kendinizi eleştirebildiğinizde ve "ben"cilik yerine sevgiye boyun eğebildiğinizde, yüreğinizin sandukalarını açıp da karşınızdaki insanda gördüğünüz hataları, kendi aynanızda da görebildiğinizde adım adım daha iyiye ve daha güzele ulaşabilirsiniz.

Unutmayın; bir siz vardır sizde, sizden içeri: Bazen varlığına bile inanmak istemediğiniz..

20 Ocak 2010 Çarşamba

Gönül kırılgan bir kuştur



İnsan vücudundaki her organa bir bedenimizin bir de ruhumuzun yüklediği sıkıntılar vardır. Ruhun yüklediği dertler diğer organlarımız söz konusu olduğunda hep mecazda kalır kalbimiz dışında. Bacaklarımızın feri dermanı kesilir, elimiz ayağımıza dolaşır, gözümüz döner, aklımız başımızdan gider, içimiz burkulur, dilimiz damağımıza yapışır, burnumuzun direği sızlar. Kalbimizse: Kırılır.

Kalbin kırılması da mecazdır dediniz içinizden belki de. Öyle mi gerçekten acaba. Hayır kalbimiz gerçekten kırılır, incinir, üzülür, sızlar.

Diğer organlarımızın bir anlık tepki verdiği ruhsal durumlardan kalbimiz çok daha fazlasıyla etkilenir, zararlı çıkar. İşte belki o yüzden kalbin en ağır görevlerinden biri de ‘sevmektir'.

Kalp sevdiğinde diğer azalar da ona eşlik eder. Yüzümüze bir tebessüm yayılır, içimiz başka titrer, duygularımız bir başka kanatlanır. Tüm bedenimiz bu durumdan olumlu etkilenir.

Kırıldığında ise insanın önce içi sızlar, gözyaşları fırsat bulursa yola çıkar, midesine kramplar girer, eskilerin ince hastalık dediği verem bile kırılan bir kalpten alır derler derdinin bir kısmını. Böylece kalbin kırılması ile insan vücudundaki her aza da yıpranır bir bakıma.

Bizim uzun uzadıya anlatmaya çalıştığımızı Yunus Emre ne güzel söylemiştir:

- Bir kez gönül kırdın ise; bu kıldığın namaz değil. Varın artık gerisini siz düşünün.

Kul hakkından söz ederken hep aklımıza maddi şeyler gelir. Oysa kırdığımız kalplerde bıraktığımız izler, insanların içlerinde yaşattığımız sıkıntılarda hesabı verilecek borçlarımızdandır. Bu borçlar para ile pulla ödenmeyeceği için hesabımız daha da çetin olacaktır.



Siz siz olun kırmayın insanları, incitmeyin kalplerini.

Hele sevdiklerinizi asla..

Hele sizi sevenleri.. Asla kere asla.



19 Ocak 2010 Salı

Kurukabaha


ERKAN BAL


Kurukabahaa!
Bu sözü ilk ve son kez duyduğum günden bu güne tam 26–27 yıl geçmiş. 1980 ihtilalinden hemen sonra bir yakınımın isteği üzerine, kendisine bir hocanın yanına giderken eşlik etmiştim. Hoca dediğim din adamı değil, bildiğiniz Uğur Dündar’lık adamlardan birisi işte.

Bir hayli methi duyulmuş ve bir rivayete göre Kenan Paşa’nın rahmetli eşini de tedavi(!) ettiği için, kendisine o zaman ihtilalciler biledokunmuyormuş.
Etrafta gezinip boş vakit geçirirken; içeriden çıkan özürlü ve akli dengesi yerinde olmayan askerlik çağında bir genç delikanlı (abi) gördüm.

Kollarından iki kişi tutmuş zorla zapt ederek yürütmeye çalışıyorlardı. O ise çığlık çığlığa bu kelimeyi tekrar tekrar bağırıyordu.
- Kurukabahaa!.. Kurukabahaa!


Hocaya gelen, hastası (!) olan herkes birbirinin sıkıntısını paylaşıyor, yarenlik ediyordu. Ben de aralarına sokulup dinledim.

Doktora götürmüşler fayda etmemiş. Bu kelimeyi söylemeye başladığı zamanlarda biraz saldırganlaşıyormuş. Hoca(!)ya ikinci gelişleri imiş, ama hoca da pek ümit vaat etmemiş. Kendisine küçükken cin musallat olduğunu, özrünün de bundan sonra meydana geldiğini falan söylediler. Geçmiş gün olduğu için ihtimal ki hepsini doğru hatırlayıp aktaramıyorumdur, affedin.

Hocaya dair söyleyecek pek bir şey yok. Kendince yöntemler geliştirmiş ve insanları etrafına toplamayı başarmış. İnsanımız da mistik şeylere kolayca kanmaya heveslidir zaten.

Gelirken yanınızda mutlaka bir refakatçiniz olacak, gerekirse 2 gün sıra bekleyeceksiniz (böylece kasabanın oteli, kahvecisi ve bakkalı da durumdan memnun olacak) ve ritüel olarak da hoca sizi kabul ederken elinize verilen muskalı bir taşı, refakatçiniz başınızın üzerinde tutacak.

Gelen insanların ve dertlerinin çeşitleri bir yana, özellikle özürlü ve akli dengesi yerinde olmayan bir hastası olan böyle çaresiz insanların duygularını sömürebilmek çok daha kolay tabii ki.

Zaman zaman bu tip hastalarla karşılaştım, gittiğim yerlerde de çevremde de bu tip sıkıntıları yaşayan insanlar oldu. İster doktor ister hoca tarafından olsun, bu insanların hiçbir şekilde sömürülmesine izin vermemek gerek. Bir umut diyerek geldikleri kapılardan, zaten zor olan hayatlarına bir de ekonomik darbeler vurularak ayrılmamaları gerek.

TV’lerde 'Bile bile özürlü bir çocuk sahibi olmak ister miydiniz?' tartışmasını gündeme taşıyan diziler oynadı.. Gündemimize bu soru sokuldu bir şekilde.

Bir yerde okumuştum, ne derece doğrudur bilemiyorum.Bu tip özür ve rahatsızlığı olan insanlar bizlere göre yarı ömür yaşıyorlar çoğunlukla.Benim okuduğum kaynakta özürlü doğan ve ömrü kadar yaşayıp ölen her çocuğun, insan genlerindeki sağlıklı bebek yüzdesini yükselttiğini yazıyordu. Yani özürlü çocukların dünyaya gelmesi aynı zamanda insan neslinin çoğunluğunun ilerde özürlü olmasını engelleyen genetik bir mucizeye de vesile oluyormuş.
Tıp adamı değilim. Bilemiyorum. Kaynağını yaz deseler onu bile hatırlamıyorum; ama eğer bu doğruysa, bir insan olarak hayatı paylaştığımız doğuştan her anlamda özürlü bu kardeşlerimize ayrıca bir teşekkür de borçlu olduğumuz kanısındayım.

Kurukabahaa!..







Belki de bu söz , "Ben sizin için Kurbanım ha!", 'Hor görmeyin beni' diyen özürlü ve akli dengesi (bize göre) yerinde olmayan bir delikanlının feryadıydı. Kim bilir ?...


17 Ocak 2010 Pazar

Kuş dilini nasıl öğrendim




Hani şu GE ekleyerek heceleri böldüğümüz ilkokuldayken...

se ge ne ge ni gi se vi yo go ru gum diyerek gizli aşkımızı itiraf ettiğimiz.

Kuş dili...

Çok şey söylemek mümkün. Konuşamıyorum... demek bir bakıma. Gözlerime bak da anla hali. Ya gözlerden bile ıraksa insan...

Askerdeyim. Güneydoğulu bir arkadaş, okuma yazması yok mektup yazmamı istedi ailesine. Sanırım askerdeyken bir çocuğu doğmuş...

Oturduk bir akşam yazdık mektubu. Klasik anneme selam eder ellerinden öperim. Babama selam eder ellerinden öperim nakaratlarıyla süren bir mektup...

Yenidoğan bebek soruldu evdeki herkesten sonra... Ardından ne kadar adı konmuş büyük baş hayvan varsa... Sarı kız, çilli dana....

Mektup biterken bir ayrıntı atlanmıştı hatırlattım...

-Eee hani hanım? Eşini sorup selam etmedik???

-Ayıp dedi...

Dondum kaldım. Hanıma selam edilmez. O çocuklardan sarıkıza geçince arada kendisinin de halini hatırını sorduğumu bilir ve mutlu olur...

Yani Kadın mektupta bir ES miktarı vardı... Bugün düşünüyorum keşke mektupta kocaman boş bir kaç satır bıraksaydım çocuklarla sarıkız arasında... o asker eşi kendini dolu dolu bulsaydı..

Bir daha yazmam dedim. İkinci mektupta eşine mutlaka selam yazacağız dedim. Aksi halde bu mektubu yarım bırakırım dedim... O gece yazdık mektubu razı geldi. Ama bir daha bana mektup yazdırmadı..

Kuşlar dilsiz kaldı....



II


............... Sonra şairliğim nüksetti... Eski hastalık... Yazarlığım ardından...

Baskıdan hiç uzak olmadım. Okulda tarih hocam. 12 eylül, askerde üstlerim ve ne garip ki tüm sevdiklerim, sevildiklerim...

Öfkemi perdeledim. Sevdamı perdeledim. Sıkıntımı derdimi, perdeledim ama susmadım, küsmedim, kusmadım...

Sonra söylemeden söylemeyi, kelimelerin sihrini keşfettim. Anlam içre anlamı. Kelimelerin birbirine dokunurken çıkardığı seslerden üretilen farklı tınıları....

Böylece kuş dili...ni çözmeye, kuş dilince konuşmaya başladım...





Melike bir gün bana dedi ki;


- "Geceleri odamda korkuyorum. Lamba yerine senin kafanı taksak, hem oda aydınlık olur, hem de seni görsem"




16 Ocak 2010 Cumartesi

25 kuruşluk Günebakan



İnsanoğlu doğar > büyür > âşık olur > evlenir veya eski kuşak için bunu ‘evlenir > çocuk yapar > sonra âşık olur şeklinde de sıralayabilirsiniz
.

Aşk; Mevlana'dan Yunus'a, bütün yüreği sevgi ile çarpanların dilinden düşmeyen bir duygudur. Kimi, ilahî aşktır bu dese de; kimi, aşk deyince Televole sevdalarını anlasa da aşk tümünü içine alan Allah vergisi çok güzel bir duygudur. Yüreklere kadının ve erkeğin sevdasını da yerleştiren yüce Mevla'dır. En büyük aşk destanları Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Romeo ile Juliet olarak bilinir; ama bence yeryüzündeki aşkların en güzeli bana göre Hz. Âdem ile Hz Havva annemizin aşkıdır. O aşk ki ilahî bir hikmetle cennetten kovdurmuş, o aşk ki yeryüzüne insanlığı armağan etmiştir.

Dünyada hiçbir aşk, bir tek insanın bulunmadığı, kurdun kuşun cirit attığı yeryüzünde iki insanın birbirini aramak için çırpınması kadar güçlü duygular hissettiremez gibi gelir hep bana.


Bir düşünün içinizden; bir parçanız koparılmış, dünyanın öbür ucuna gönderilmişsiniz ve onu arıyorsunuz. Hz. Havva ile Hz. Âdem çok uzun süren yaman bir ayrılıktan sonra,  ancak Cebel-i Rahme adlı dağın zirvesinde buluşabilmişlerdir.  Sevdiklerinizi kaybettiğinizi ve arayıp soracak bir yer bulamadan günler ve gecelerin geçtiğini düşünün; işte o zaman ayrılığın ne yaman bir ızdırap olduğunu iliklerinizde hissedeceksiniz.

Biz erkekler, bazen yaman bir sevda çekip günlerce aylarca eşlerimizin peşinden koştuktan; bazen 3-5 kere anne babasına dünür gönderip evlendikten sonra bir rahatlık ve gevşeme hali yaşarız.

Eşlerimizin annelik hisleri bu gevşemede en önemli etken olsa da, pek kıymetini bilmeden soframızı hazır bulmanın, kaybettiğimiz çorabın öteki tekinin önümüze getirilmesinin, yatağımızın toplanıp, ceketimizin ütülenip sırtımıza konmasının keyfini süreriz.  Bu konuda eşleri bir işte çalışmayan erkeklerin keyif standartları oldukça yüksektir.

Nasihat vermek gibi olmasın ama genç evli kardeşlerimiz bir an önce evlerinden ceketlerini alıp çıkmak ve işten eve akşam olmadan dönmemek yerine fırsatları varsa eşleri ile sohbet etsinler derim. Eve erken gidip ben kadar beceriksiz olsalar bile bir kez de sofrayı kendileri hazırlamayı denesinler.

Sabahları ceketini alıp çorbacıya, akşamları kahveye koşmak yerine sabah kahvaltı hazırlamayı, çöpleri dökmeyi, akşam eve bir çiçekle gelmeyi, yemekten sonra çay demlemeyi denesinler. Televizyonun fişini çekip, elektriklerin kesilmesini beklemeden mum ışığında birbirlerinin gözlerinde muhabbet ve sevginin ışığını arasınlar.

Genç kızlarımız düğünlere, derneklere giderken süslenmek yerine evlerinde eşlerine süslensinler. Misafire hürmeten yapılan pasta börekleri durup dururken eşleri için yapmayı denesinler. Üç kuruşluk mısır patlatıp, beş kuruşluk çay ile yudumlasınlar. Pencerelerinden soğuk rüzgâr giren tek göz bir odaları bile olsa birlikte ay ışığını seyrederken 25 kuruşluk çekirdek çıtlatsınlar.

Ayrılık yaman kelimedir. Hz. Âdem'le Hz. Havva gibi çöllere düşmekten daha kötüsü, yüreklerde aşkın tadını unutup birisi komşu gezmelerinde diğeri kahve köşelerinde kalmaktır.

Ne yazık ki bu sorun Anadolu kırsalı ve küçük kasabalarda sıkça yaşanan bir durumdur. Kahveler tıka basa dolduğu gibi kadınlarımız da komşu kapılarında, düğün gezmelerinde ayrı düşmektedir eşlerinden.Haydi birçok ilçede birlikte sinemaya, tiyatroya gidemezsiniz diyelim. Bir avuç çekirdek alıp sokaklarda da mı gezemezsiniz?

Mutluluk, huzur ve aşk ne kahve köşelerinde ne komşu gezmelerinde ne de pembe televizyon dizilerindendir.  Aşk yanı başınızda bir yerlerde, evinizin içinde, hatta avucunuzdaki 25 kuruşluk ay çekirdeğindedir.

HAMİŞ:

Bu yazı mahalli bir gazetede yayınlandığından içeriği biraz özel olup, öneriler size uygun düşmeyebilir. Zihninizde sorunları kendi çevrenize uygun olarak kolayca genişletebilirsiniz. Ama çözüm yine Ayçekirdeğindedir:))

14 Ocak 2010 Perşembe

Altın, döviz yükselir, insanlık düşerken



Yıllar önce: 1996, Karlı bir kış gecesi. Saat 24.00’ü geçti geçecek. Balıkesir’den gelen misafirlerimi uğurluyorum. Yolun karşısında turquaz renkte bir TX Renault durdu.

Araba çalışıyor, içinden benden bir-iki yaş küçük biri indi. Komşu köylerden bir tanıdığımın yeğeni olan delikanlı heyecanla:
-Erkan Abi annem kalp krizi geçiriyor. Balıkesir’e hastaneye kaldırıyoruz acil. Yeterli paramız yok. Lütfen yardım eder misin dedi?

Çıkardım cebimden makul bir para verdim. Delikanlı o gece gitti sevinerek. Ertesi gün geldi elinde bazı poşetler. Annesi kurtulmuş şükür. İlaç için para yetmemiş. Bir miktar daha verdim geçmiş olsun diledim…
Cuma günü arkadaşım da olan amcası geldi. Geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Amcası şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra birden parladı
- O it herif seni de mi dolandırdı? Bir dostumun daha kapısını mı kapattı? diye…

Tanıdık birkaç kişi vasıtasıyla bulduk delikanlıyı kumarhanede. Gece 24.00 de annesinin kalp krizi geçirdiğini söyleyen delikanlı kumar krizi geçiriyormuş meğerse. Amcası döverken elinden zor aldım. Bırak dedim ve delikanlıya tek bir laf söyledim:
-Bir gün gerçekten ihtiyacı olan biri gelecek ve ben belki para vermeyeceğim ve bu yüzden de o adam bir yakınını kaybedecek.. Ne hakkın var buna? Vebali senin olsun.

Yıl 1986 Askere gitmeden veresiye verdiğim bir adamla tartıştım. Mahkemelik olduk. Kendisine küfrettiğimi söyledi mahkemede. Benim avukatım yoktu. Şahidim de yoktu. Haklıysam ne gerek var demiştim. Öyle olmadı. 10 lira için 20 ytl para cezası ödedim. Bu ceza sicilimden 5 yılda ancak temizlendi. Nasıl yaptımsa, adamı dövmüşüm.:)

Sonraki yıllar… İş yaptırmak için anlaştığım bir arkadaş kaporayı aldıktan sonra birden hasta oldu 1 hafta da iyileşmedi. Bir daha da görüşemedik. Meğerse o sadece kaparo alırmış

Dilenci bir kadına kesilen elektirik parası için bir miktar borç verdim. Meğerse bir ben kalmışım dolandırılmayan:) elektrik faturası dümeniyle.

Kolonya imalatı yaptığım yıllar: İzmir’li bir toptancı ile anlaştık. 2-3 station taksi ile mal verdim. Senetleri asla ödenmedi. Senetleri İzmir’de tahsil etsin diye verdiğim avukattan da senetler gelmedi.

Kimyevi gübre sattığım yıllar. Müşteri yağmurlu bir Pazar sabahı yalvardı. Yanında eşi ve eşeği vardı. Eşine hürmeten hatta eşeğe hürmeten bu güvenilmez adama güvendim. Aylarca ödemedi borcunu. Bir gün kızıp sokak ortasında istedim. Bana bağıra bağıra cevap verdi. “-kaç kere ödeyeceğim?” sonra da bir arkadaşına “sokak ortasında isterse tabi öyle derim” demiş.

Bilgisayarcılık yıllarım:
Edremit’te bir arkadaşla alışverişimiz oldu. Kendisi hala borcunu ödeyecek. Tabi insan içine çıkacak yüzü olursa. Geçenlerde bana sitem etti. -Abi herkese anlatmışsın diye… Güldüm.

İlkokul arkadaşım… Pc’si ile ilgili bir sorunu hallettiğimde çok teşekkür ederek en kısa zamanda borcunu ödeyeceğini söyledi. İstettiğimde ise pişkince daha 2 yıl olmadı demiş.

Bir başkası çocuklarının masumiyetine sığınarak borç takma yolunu seçmiş, babam verecek diye gönderiyor. Allah iflah etsin.

Haftaya öderim'ler… Aybaşında'lar. Hemen en kısa zamandalar. Açık hesaplar.. Kapanmayan hesaplar. Ödenmeyen senetler. Kendisini akıllı alemi abdal sananlar. Allah bu hesapları kapatıyor mu? A Allahsızlar…
Oysa borç almak da vermek de ayıp birşey değil. Önemli olan borcunu ödemekten kaçmamak. Hile, yalan dolana başvurmamak.  Adam gibi adam olmak...

Geçenlerde 2 hurdacı delikanlıya da inanmak gafletine düştüm. Aldıkları hurdalar 40 tl tutuyordu, benden 50 lira vereceğiz diyerek 10 tl para üstü almayı da başardılar. Peşinen söyliyeyim ki paranın peşinde değilim. Yeteneklerine hayranım. Gördüm ki her insanın bir bedeli var. Kimileri 10 liralık, kimileri de 10bin liralık. Onlar da beni kandırdı. Tebrik ediyorum:)

Borçlar bir gün ödenir. Eğer ödemek niyetiniz de varsa. Ama ya öbür dünyaya kalanlar.
Hani gerçekten Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Alnınız secdeye göstermelik değil de Allah diyerek varıyorsanız…

Kanundan kaçabilirsiniz. Cadde, sokak değiştirebilirsiniz. O esnafı bırakıp bu esnafa borç takabilirsiniz. Olmadık Ali Cengiz oyunları ile insanları kandırabilirsiniz. Ama ya ilahi adaletten nasıl kaçacaksınız?

Ben “Annem ölüyor abi” diyecek kadar düşen, insanlık ederi 1 tek kağıt paradan öteye geçmeyen bir insan olmaktansa “Annesi ölüyor sanarak birine para veren saf, aptal bir adam olarak” algılanmaya razıyım…

Kriz dönemlerinde insan kalitesi daha da düşüyor. İnsanların yapabileceklerini ve yaptıklarını görseniz şaşarsınız. Altın, döviz yükseliyor ama insanlık düşüyor.
Yazık çok yazık….

HAMİŞ:

(*) Bu gün bir çok esnaf benzer olaylar yüzünden iş hayatından soğumuş, insanlara güvenini yitirmiş durumdadır.
(*) Bu yazıda geçen olaylar tamamen hayal ürünü olup, gerçek İNSAN’larla herhangi bir ilgisi yoktur.

12 Ocak 2010 Salı

Melek, Şeytan ve İnsan



Doğarsınız. Masum... Bir bebeksinizdir. Büyürsünüz. Çocukluğunuz şekillenir.
Annesinin tatlısı; babasının şekeri, kaymağı, balısınızdır. Yaşadığınız aile ortamına göre şekillenir çocukluğunuz. Şanslı ve şanssız olanlar... Henüz tercihlerinizin olmadığı bir ortamda sağlıklı ya da sağlıksız bir büyüme evresi yaşarsınız.

Tabi bedensel sağlıksızlıktan, özürlülükten veya yokluk içinde bir yaşantıdan bahsetmiyorum. Bunlar da hayatın belirleyicileridir; ancak bu etmenlerin kimyanızda katalizör dahi olmadığı hayat denkleminizde etkisiz eleman olduğunu varsayarak düşünüyorum. Düşünmek istiyorum.

Ergenlik... Bence hayatınızın en önemli dönüm noktası... Sorunsuz atlatanlar genelde kişiliği iyi oturmuş birer insan adayı... Diğerleri ya hayırsız evlat, ya aşırı uçlarda kendini ifade etmek isteyen birer militan, ya serseri ruhlu bir deli-kanlı, ya da içine kapanık bir dindar adayı.. Veya her ikisi arasında sıkışık kalsa da; biraz ondan biraz bundan neticede insan olacak çocuklar..

Ve kanunen de, dinen de artık yaptıklarınızdan mesul olma, sorumluluk taşıma zamanlarınız... 18li 20 li yaşlarınız. Hayatınız büyük bir ihtimalle artık bundan sonraki tercihleriniz ve yaşantınızla şekillenecek olmasına rağmen durağan ve tekdüze olmayacak. Daha öğreneceğiniz çok şey var. 25+, 35+, 45+ ve daha ileri yaşlarda şekillenecek ruhunuzun yapıtaşları..

25+lı yaşlarda idealist, tuttuğunu koparan, biraz serseri ruhu olsa da artık kimliği oturan verimli ama kararlarında henüz etkilerden uzak olmayan bir insan....

30'lu yaşlarda işini kurmuş ya da bulmuş, eşini bulmuş ve yuvasını kurmuş olma ihtimaliniz yüksek. Hayattaki idealleriniz, dünyayı kurtarmaktan ziyade kendi yuvanızı kurtarmak. Başınızı sokacak evinizi, arabanızı ve çocuklarınızı düşünmeye başladığınız yıllar...

35+lara kadar idealistlikten realistliğe geçen ruhunuz 35+ da 'Eyvah' diyecek, 'Yolun yarısına geldik'. Geçmişte kaçanların peşine düşecek belki, bir fırsat daha diyerek eksikleri tamamlayacak..

Yeniden depreşen okuma arzusu, mutsuzlukla mutluluk arasında gidip gelen bir ruh; belki de ikinci ergenliği yaşayacaksınız. Büyüklerinizle yaşadığınız ergenlik kavgalarını bu kez kendi ruhunuzla yaşayacaksınız. Hâlâ içinizde ideallerinizle gerçek dünya arasında bir seçim karmaşasının izleri olacak.

45+'ya kadar hem dünya derdi hem de idealleriniz arasında gidip gelirken 45+'dan sonra erken bir gelecek korkusu kaplayacak içinizi. ( Tabi canım memleketimde olmadık bir trafik kazasında ya da bir maganda kurşununda veya kafanıza üst kattan düşen bir pencere camında hayata veda etmemişseniz)Kaygılarınız had safhaya çıkacak. Borçlarınızı daha bir kafaya takacaksınız. Ölüm gelecek aklınıza sık sık. Kilolarınız başınıza dert olmaya başlayacak. Atın ölümü arpadan olsun diyerek yemek yemek artık tarihe karışacak ufaktan. Kolestrol, şeker, tansiyonla tanışacaksınız....

Bundan sonrasını bilmiyorum. Henüz 46 olduğum için. Onu da bilen dostlar tamamlasın.

Ama bildiğim ergenlikten sonraki evrelerde hayatınızda hep 3 şey arasında gidip geleceksiniz.
Melek, Şeytan ve İnsan....

Bazen düşündüklerinizden ötürü bile kendinizi cehennemlik görecek, bazen kendinize inanılmaz toleranslar tanıyacak, bazen 'A!... benim de canım var!' diyeceksiniz. Kimi zaman kaderinize, çoğu zaman kendinize isyan edeceksiniz. Yaptıklarınız, yapamadıklarınız veya düşündükleriniz, söyledikleriniz için. Ya da hayıflanacaksınız. Yapamadıklarınız için. Bu ister dini ister dünyevi olsun her alanda maddi manevi kazanım veya kayıplarınızla ilgili "keşke"lerle pişmanlıklarla sürüp gidecek.

Bazen de "iyi ki" diyeceksiniz. İyi ki yapmışım, iyi ki görmüşüm, iyiki gitmişim, iyi ki sevmişim... Bazı cevaplar kendinizden bile utanmanıza, nefret etmenize yol açarken bazı cevaplar göğsünüzü kabartacak. Bazen aynada yüzünüze tükürmeye yeltenecek bazen kendinizi öpecek, tebrik edeceksiniz.

Her ne olursa olsun sonunda ilahi bir mesaja muhatap olacaksınız. İnanmıyor olsanız bile inanacaksınız ki siz insansınız. Hata yapan, suç işleyen, ceza çeken, ızdırap çeken, bazen gülen eğlenen, bazen mutlu, çoğu zaman hüzünlü olan. Kimi zaman Melek'ten iyi, kimi zaman Şeytan'ı ürkütecek kadar kötü ama her zaman insan....

Neydi ilahi mesaj: Melekler "Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" (bakara 2/30) dediklerinde; Allah(c.c), 'Ben sizin bilmediğinizi biliyorum." diyerek onlara karşılık vermemiş miydi?

Denir ki: İnsanoğlu eğer hiç hata yapmayan melekler haline gelseydi. Allah "hata yapan ama pişman olup kendisinden af dileyen insanlar yaratırdı"

Ne mutlu size ki; ne melek ne de şeytansınız. Siz insansınız insan. Bu lüksün (insanca!) keyfini sürün bence...