21 Ocak 2010 Perşembe

Öteki SEN'i bilmek üzerine




Ne kadar açabilirsiniz ruhunuzu ve ne kadar itiraf edebilirsiniz hatalarınızı, suçlarınızı, günahlarınızı...?


Mevlana, "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır." demiş.
Ben, şahsen anlaşılmaktan hiç korkmadım, yanlış anlaşılmaktan korktuğum kadar. Her zaman doğru anlaşılmak mümkün ve iyi bir şey midir? Her zaman, her söylediğinizin anlaşılabilmesi sizi mutlu eder mi acaba? Bazen sizi anlamamaları bile sizin için bir şans değil midir? İnsanların kendilerine bile ifade edemedikleri şeyler vardır.

Bazen de kendilerinin bile tanımlamakta zorluk çektikleri duyguları ve davranış biçimleri.
Hayat denen bu yolculukta kendilerine biçilmiş rolleri oynamak istemeyenler, bazen özgür davranmak adına kendilerine farkında olmadıkları roller biçerler. Kendileri olmak adına seçtikleri yine bir roldür aslında. Belki bu yeni rolleriyle daha huzurlu, daha mutlu ya da daha özgürdürler olsa olsa.

Sonra bu rolü bir elbise gibi giyerler üzerlerine. Hayattan beklentilerini, isteklerini de artık bu role göre belirlerler. Nasıl yaşamak istedikleri kadar, nasıl ölmek istedikleri bile belirlidir bu insanların. Zaten çok sahte olan bu rollerin içinde (kültürlü görünmek adına) gereksiz olmasa bile, kendilerine işkence ederek öğrendikleri, öğretiler ve beğeniler yer alır.

Sürekli ilgi duyulan, istenen, aranan insan olmayı istemek gibi bir özellikleri vardır mesela. Aslında bu bir sanrıdır. İçimizden bazılarının, oynadıkları bir başka rolde (isteyen, arayan, köle, ya da aşık olma rolünü benimsemiş olmalarının) bir başkasına aynadan yansımasından başka şey değildir bu yanılsamamız.

Hiç düşünmeyiz, 'Bulunmadık Hint kumaşı mıyız ki biz?' diye. Sıradan olmanın dayanılmaz cazibesi çekmez bizi. Affedilmeyecek suçlar, asla vazgeçilemez kurallar ihdas ederiz. Bu kuralların toplumsal kurallarla ittifakı, uyumu mümkün olduğu gibi; bazen de sadece gıcıklık ve narsis egomuzun bir ifadesidir yaptıklarımız.

Oysa, biz, bunu asla böyle düşünüp algılamayız. Kafamızı bir duvara toslayana kadar; rolümüz, kimliğimiz ve yaşam biçimimiz olmuştur. Ya sosyal, ya dinsel ya da evrensel dayanaklar ararız bu rolümüze. Ya başka türlüsü caiz değildir deriz, ya da bu devirde aksi mümkün değildir, hangi çağda yaşıyoruz der çıkarız. Oysa sadece, kendimizi de kandırdığımız, rolden bir elbisenin içindeyizdir.

Canımız yandığı kadar, can yakarız bilerek ve isteyerek. Oysa 'Canım yandı.' demek, daha kolaydır anlayacağını umarak bir can dosta. Kimseye güvenemeyiz; hayatın biçilmiş bir rol olduğunu en çok o zamanlarda anlarız. Güçlü olmak zorunda hissederiz kendimizi. Acıyan yerlerimizi, bizzat acıtana şefkat beklentisi ile sunmak yerine; öfke ve gururla bağırıp, çağırırız. Sonra içimize kanarız, bir köşede ya da daha dün tanıdığımız bir insanın penceresinde veya bir kahve köşesinde ağlar, ağlarız.

Paylaşmak hayatın temel güzelliklerinden biridir, buna inanırız. Ama paylaşan olduğumuzca, paylaşılan olmayı pek içimize sindiremeyiz. 'Ben, başkalarına benzemem' deriz. Benzeşmek ya da başkaları çok kötüymüş gibi. Farkımızı, dostumuzun, arkadaşımızın, sevdiğimizin algılaması yerine; kendimiz söylemeyi ya da göstere göstere algılatmayı tercih ederiz.

Abartılı sevinçlerimiz kadar, abartılı hüzünlerimiz de vardır. Geniş zamanlarda kolay harcadığımız bir ömrün yanında, dar zamanlara da gürül gürül sevinçler sığdırmak isteriz. Bu konudaki bir aksaklık fena vurur bizi. Öfkemiz, sevgimizin önüne geçer; yakar yıkarız.



Güçlü görünmek adına; kendimize yakışmadığını bile bile, acımasız ve kaba davranıp, içimizdeki boynu bükük çocuğu güçlü duvarlar ardına saklamayı tercih ederiz. Ya da bunu başaramazsak, insanlardan kaçıp bir köşede kendi içimize kanar, ağlarız.

Bazen Pinokyo, Polyanna karışımı bir kimliktir benimsediğimiz. Bir mutluluk oyununu sürdürebilmek adına kendimize bile çekinmeden yalan söyler, bu yalana kısa sürede inanırız.
Bazen güçlü görünebilmek için yalancı sevgiler ihdas eder, bazen gerçek sevgileri kolayca yok sayar, gözlerimizi kapayıveririz yanı başımızdakilere.

Çünkü, uzakta zayıf ama göz kamaştıran bir ışığa bakmak, bir güneşe (tutulma anında bile) bakmaktan daha kolaydır. Çünkü güneş yüreğinizi ısıttığı kadar yakabilir de. Dilediğinizce doğup, batmasına siz karar veremezsiniz. Uzaktaki ışıklar gibi varlığını gözlerinizi kapattığınızda unutamazsınız. Beyninizi, düşüncelerinizi deler geçer; ruhunuzu işgal edip, rahat bırakmaz böylesine bir sevgi çünkü .

Kaçmak en kolay yoldur böyle anlarda. Kendinize çoktan biçtiğiniz rolü kolay atamazsınız üzerinizden. Kendinize ilke edindiğiniz doğruları bir kalemde silemezsiniz. Onlar sizi kendi ördüğünüz duvarların içine hapsetmiştir çoktan. Üstelik bu doğrulara kendinizin ne kadar uyduğunu sorduğunuzda, kendinize verdiğiniz cevaplar da işinize gelmez.

O zaman, sizi bu denli sarsan, ruhunuzu titreten ve beyninizi işgal eden bu duygudan kaçarsınız. Size bu denli güçlü gelen bir yürekle; güçlü sevinçler ve güçlü öfkeler arasında kapışmaktansa, bu sevginin kendinize biçtiğiniz role rağmen sınırlarınızı zorlamasından kaçmak daha kolay gelir size.

Kendinize ihdas ettiğiniz tapınakta kurallarınıza sığınırsınız. Gürültülü bir infilağın ardından sessizliği seçip köşenize çekilirsiniz. Kaçarsınız ya da karşınızdakini kovarsınız; taa ki kendinizle yüzleşmeyi başarana kadar. İçinizde var olan sizden içerde bir içi görebildiğinizde: Hep iyi yönüyle söylediğiniz "Bir ben vardır bende, benden içeri" dizeleri, bir de içinizdeki o "bencil" sizle yüzleşebildiğinde iş değişir.

Korkmadan kendinizi eleştirebildiğinizde ve "ben"cilik yerine sevgiye boyun eğebildiğinizde, yüreğinizin sandukalarını açıp da karşınızdaki insanda gördüğünüz hataları, kendi aynanızda da görebildiğinizde adım adım daha iyiye ve daha güzele ulaşabilirsiniz.

Unutmayın; bir siz vardır sizde, sizden içeri: Bazen varlığına bile inanmak istemediğiniz..

6 yorum:

đerkenαя dedi ki...

Selamün aleyküm.. Sevgili Erkan Bal ifadelerinize hayran olmamak elde değil, içimizi okuyorsunuz sanki :) Emeğinize, kaleminize sağlık..
Baki sevgi ve saygılarımla..

papuç dedi ki...

''Çünkü, uzakta zayıf ama göz kamaştıran bir ışığa bakmak, bir güneşe (tutulma anında bile) bakmaktan daha kolaydır. Çünkü güneş yüreğinizi ısıttığı kadar yakabilir de.''

MUHTEŞEM Bİ CÜMLE VE PARAGRAF...

beenmaya dedi ki...

"hayatın aslı sende, senin içinde. hayatın aslı sensin" diye yazmıştım bir zaman önce. işte bunun farkına varabilsek, önce kendimizi, kendi içimizdeki hayatın görüp de değerini bilebilsek, sevebilsek o zaman aynalara daha rahat bakar oluruz sanki. ve kendini bilen birinin başkalarını bilip görmesi, sevmesi de daha kolay olur gibi...

Erkan BAL dedi ki...

@đerkenαя: a.s:) içinizi okumuyorum efendim. ayna tutuyoruz birbirimize ya da benzer sıkıntıları yaşayanlar birbirimizi anlıyoruz belki de.

Erkan BAL dedi ki...

@pabuç: kelimelerin sahibi sağolsun. lütfundan nasipleniyoruz bizler de. yansıttığımız o.

Erkan BAL dedi ki...

@beenmaya: insan kendinden başka işaret, kendinden başka mucize niye arar değil mi. bütün sorular bizde olduğu gibi bütün cevaplar da içimizde. haklısınız. teşekkür ederim katkılarınız için